İSLAMİ BİLGİLER
İSLAMİ BİLGİLER

islam
 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yap  

Paylaş | 
 

 Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur.‏

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
fatma



http://i10.servimg.com/u/f10/14/30/61/11/shanex11.jpg
Mesaj Sayısı Mesaj Sayısı : 110
Kayıt tarihi Kayıt tarihi : 04/11/09
Nerden Nerden : KAYSERİ

MesajKonu: Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur.‏   Çarş. Kas. 04, 2009 5:06 pm

Yaşadığımız çağ pek çok şey sundu bize. Her işi kolaylaştıran yüksek teknoloji, makinalar, elektronik gereçler, kolay ulaşım, büyük şehirler... Bu çağ insanlığa okyanusların derinliklerini, uzayın sırlarını aşina kıldı.

Ama bir şeyi veremedi: İç huzuru. O kadar veremedi ki adına “bunalım çağı” bile denildi.

Bilenler bilir, insan iç huzurunu bir kez kaybedince mücevher saraylarda yaşasa kıymeti yok. Ve huzursuz insanın başını çarpmayacağı kaya da yok.

Etrafımızdaki insanlara göz gezdirdiğimizde, neredeyse herkesin bunalımda olduğunu ve yaşadığı hayattan tat alamadığını görüyoruz. Yaşanan buhran ve kasavet halinin öyle zannedildiği gibi insanların fakir veya zengin olmasıyla da ilgisi yok. Zengin olan da bunalımda, fakir olan da.

İnsanlar yataklarına girip başlarını yastıklarına koyduklarında kolaylıkla uykuya dalamıyor. Herkes her şeyden şikayetçi. Eşler birbirinden ve çocuklardan, çocuklar da hepsinden şikayet etmekte.

Bunalımın yansımalarını her gün basında görmekteyiz. Televizyonlara, gazetelerdeki haberlere bakıldığında, ülkemizin her bir yanının neredeyse suç mahalline döndüğünü söylememiz yanlış olmaz. Suç işleme oranı küçük yaşlara kadar indi. En olmayacak suç haberlerini bile kanıksadık, sıradan görmeye başladık. Bu açıdan bakıldığında kalbi huzursuz, buhranlı ve asık suratlı bir toplum olmaya doğru gittiğimizi hiçbirimiz inkâr edemeyiz.

Ortaya çıkan bu olumsuz tabloya ve ülkemizin diğer temel sorunlarına bakıldığında, yarınlar adına içimizin karardığını söylemek durumundayız. Öyle ya, insanların ailelerini boğazlamaya başladığı, güpegündüz işyerlerinin ve araçların soyulduğu, genç kuşaklarda ahlâkî değerlerin çok zayıfladığı, yabancı kültürlerin ülkeyi dört bir yandan kuşatıp işgal ettiği, camilerin yaşlılara kalmaya başladığı tabloya bakan bir insanın ümit sahibi olması elbette zorlaşır.

Gerçi Sahabe asrından itibaren insanlar bulundukları dönemin bozulduğundan şikayet etmişlerdir. Hz. Aişe r.a. validemiz Rasulullah s.a.v. sonrasında toplumun eskisi gibi olmadığından dert yanmış, zühd dünyasının önderleri de hep geçmiş dönemlere olan hasretlerini dile getirmişlerdir. Ancak durum ne olursa olsun, Ashab-ı Kiram’dan birisi kalkıp içinde yaşadığımız günleri gözleyecek olsaydı, her halde diyecek kelime bulamazdı.

İnsanların bu derece bunalımda olduğunu, geniş kalabalıklar arasında yürürken yüzleri tebessüm edenlerin sayısının çok az olduğunu, kasavetin toplumu kuşattığını gözlemleyen bir insanın, gördüğü manzara karşısında şaşırması kaçınılmaz olurdu. Bu nedenle, Allah’a kulluğun ve insanın iç huzurunu yakalamasının önündeki engeller ile insanların iç huzursuzluğunun her zamankinden fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya her halde bugünkü kadar kötü bir dönemi çok az görmüştü.

Kendi içimizde yaşadığımız mutsuzluğun, kalbimizin bir türlü huzura ermeyişinin keza toplumda genel olarak müşahede ettiğimiz umutsuzluğun ve yeis halinin nedenleri elbette pek çoktur. Bunları belli birkaç madde altına sığdırmak mümkün değildir.

Bununla birlikte, bugüne kadar müslümanları huzura erdiren ve onların kardeş gibi bir arada yaşamalarını sağlayan temel kural Allah’a gerçek anlamda kul olmaları ve bunun gereklerini yerine getirmeleri olmuştur. Bu kural, gerçekleştiğinde bundan sonra da müminlerin hem kendi içlerinde huzuru yakalamalarını hem toplum güzelleşmesini sağlayacaktır. İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde ve farklı coğrafyalarında yakalanan mutluluğun kökenlerine inildiğinde, karşımıza hep aynı temeller çıkacaktır. Bu nedenle, işe önce Allah’a iman etmekle, daha sonra da bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmakla başlamak gerekmektedir.

Allah’a kul olmak

İnsanın en büyük sorunu hiç şüphe yok ki, yaratılış gayesinden uzaklaşmasıdır. Kur’an ve Hz. Peygamber s.a.v., insanın yeryüzüne Allah’a kulluk etmesi için getirildiğini, bu amaçla bir sınava tabi tutulduğunu belirtmektedir. Bu sınavda insandan istenen temel ödev, Allah ve Rasulü’ne iman etmesi ve bu ikisini hayatının merkezine alarak ömrünü sürdürmesidir. Dolayısıyla her şeyin Kur’an ve Sünnet’e uygun olması istenmektedir.

Kul, Allah ve Rasulü’nün rızasını ve isteklerini hayatının köşesine doğru ittiğinde, Allah ve Rasulü’nün dışında kalan şeylerin isteklerini ve beklentilerini karşılamaya yönelir. Bu nedenle de Allah ve Rasulü gönül dünyasından yavaş yavaş çekilir. Bunların yerini dünya hırsı, şehvet, tamah, kibir, riya, samimiyetsizlik gibi kötü hasletler almaya başlar. Bu durum devam ettikçe kul öyle bir noktaya gelir ki, kalbi Allah ve Rasulü’nün asla razı olmadığı isteklerle dolar, dünya ve onun sundukları gayesi haline gelir. Dindarlığı sadece sözde kalır, sözleriyle yaşadığı hayat arasında neredeyse bir bağlantı kalmaz. Kulluğu Allah’tan başka yöne doğru kayar. Zihnini meşgul eden şeylerin kulu-kölesi olur.

Kendimize bir soralım: “Biz Allah’a, Allah’ın istediği gibi iman ettik mi?” Bu sorunun ardından da Allah’ın buyruklarına ne derece uyduğumuza bakalım. Sorumuzun cevabını hemen bulacağız. Eğer sonuç bizleri hoşnut etmediyse, Rabbimiz’e olan imanımızı sorgulayalım; iman etmenin ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bir düşünelim. Zira iman etmek sevmek demektir. Sevgilinin isteklerine râm olmaktır. Biz Yaratıcımız’ın emirlerine râm olabildik mi?

İbadetleri aksatmamak

Farz olan beş vakit namaz, insanın Rabbi ile olan sevgi bağını her dem canlı tutar. Kul Allah ile olan akdini günde beş kez yenileyerek O’na olan görevlerini, O’nun kendisinden beklentilerini ve nelerden kaçınması gerektiğini hatırlar. Namazlardan sonra da ellerini açarak kulluğunu hakkıyla yerine getirebilmesi için Rabbi’nden yardım talep eder.

Bu insan Rabbi’yle her an iletişim içerisinde olduğundan, her iki vakit arasındaki hayatını istikamet üzere tutmaya çabalar, helal-haram çizgisine son derece dikkat eder. Allah Tealâ’nın beyan ettiği gibi: “Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkor.” (Ankebut, 45). Bunun yanında, namazları eda etmesinin ona verdiği manevi iç huzur, gününü kalbiyle barışık geçirmesine yardım eder. O gün için hayatının bir parçasının eksik kalmadığını düşünür.

Namazlarını eda etmeyen kişiye gelince, kulluk akdini her gün tazelemediği için Rabbi’yle olan irtibatı devamlı surette zayıflar. Allah’ı adeta hayatından yavaş yavaş dışlar. Bir müddet sonra Allah’a olan bağlılığı sadece sözde kalır. Bu durum onda büyük bir manevi boşluk oluşturur. Manevi dayanağı ve sığınağı kalmadığından azgınlaşır, kural tanımaz olur.

Nafile ibadetlere önem vermek

Biz müslümanlar kulluğun nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Zira Hz. Peygamber s.a.v. Kur’an’ın yaşayan tefsiri idi. O, farz olan hususlar dışında pazartesi ve perşembe ile yılın belli günlerinde oruç tutuyor, sadaka veriyor, bazı vakitlerde nafile namazlar kılıyor, umre yapıyordu. Böyle yapmak suretiyle hem farz olan ibadetlerini tezyin ediyordu hem de bu ibadetlerle kulluğunu güçlendiriyordu. Farz namazların önünde veya ardında bizlerin Sünnet olarak adlandırdığı nafile namazları kılması da böyleydi.

Unutmamak gerekir ki, nafile ibadetler farz olan ibadetlerin daha büyük bir şevkle yerine getirilmesine hazırlık gibidir. Kul nafilelere devam ettikçe farz ibadetlerine daha fazla önem verir hale gelir. Allah ile olan irtibatını nafile ibadetlerle yılın her dilimine yaydığı için imanı daha kuvvet bulur. Yaratıcısı ile olan bağının sağlam olması nedeniyle de dünyada karşılaştığı sıkıntılar onu yıkmaz. Kalbi daima huzur içindedir. Zira o maddi bir karşılık beklemeksizin her zaman Rabbi’ne yönelmektedir. Allah’a kulluk etmek onda meleke haline gelmiştir. Kulluk etmekten lezzet aldığından, çok güzel bir müslümanlık sergiler.

Nafile ibadetlerin önemine dikkat çeken Allah Tealâ, bir kudsi hadiste şöyle buyurur: “Kulumu bana yaklaştıran şeylerin benim katımda en sevimli olanı, farz kıldığım ibadetlerdir. (Farzlardan sonra) kulum bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (adeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne dilerse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa onu korurum.” (Buharî)

Harama ve helale dikkat etmek

Kulluk sadece namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi ibadetlerle sınırlı değildir. Bunlar çok önemlidir ancak haram ve helale dikkat etmek de bir o kadar önemlidir. Hiç şüphe yok ki, yaşadığımız dönemde helale ve harama dikkat etmek önceki dönemlere göre çok daha zorlaşmıştır. Bu nedenle kulluk da zorlaşmıştır. Gözlerimizin bir harama takılmasına engel olarak yolda yürümemiz veya bir televizyon haberini izlememiz neredeyse imkansız hale gelmiştir. Pek çok harama da istemeden bulaşmaktayız. Ancak durum ne olursa olsun, bütün bu olumsuz şartlar bizim kulluktan uzak durmamız için bir mazeret olamaz. Sıkıntı ve zorluk ne kadar fazlaysa, hiç şüphe yok ki ecir de o derece fazla olacaktır.

Kul, helal ve haram çizgisine dikkat etmez, kendisinin ve ailesinin midesine inen lokmaların hangi yoldan geldiğini önemsemez, gözleri sürekli haramda dolaşır, gıybet yaparak tanıdığı herkesin günahını yüklenir, etrafındaki insanlar tarafından kötü anılırsa; bu kişi Allah’a kulluğun bir yönünü ihmal ediyor demektir.
Esasında böyle bir insanın farz ibadetlerine özellikle de namazına dikkat etmesi beklenemez.
Bunları yerine getirse bile lezzet alamaz.
Hem Allah’ın yasakladığı şeyi yapacak hem de bir müddet sonra O’nun huzurunda divana durarak “Rabbim ibadetimi kabul et, beni iyi kullarından eyle” diye yalvaracak.
Düşünebiliyor musunuz, hem oruç tutuyor hem de o anda bir müslümanın gıybetini yapıyor veya alışverişinde hile yapıyor, dürüst davranmıyor. Aynı anda hem Allah’a ibadet hem de isyan ediyor.

Bu nedenle harama ve helale dikkat etmeyen insanların ibadetlerden manevî haz almaları beklenemez, ibadetleri sadece şekildedir, görünüştedir.
Ayrıca bu insanlar yaşamları tamamen çelişkilerle dolu olduğundan huzurdan da uzaktırlar. İçlerinde sürekli bir çatışma yaşarlar; kalpleri, iğneleniyormuşçasına devamlı tedirgindir. Ne kulluktan uzak kalabilmektedirler, ne de haramlara dalmaktan..
. Esasında ifa ettikleri ibadetlerin Allah katında tam olarak karşılığını bulmadığını da bilmektedirler. Bunun hem kendilerini ibadete veremeyişlerinden hem de ibadetlerini haramlarla kuşatmalarından kaynaklandığının farkındadırlar. Bir evi soyan hırsızın, “aman yatsı namazını kaçırmayayım” diyerek çaldığı eşyaları bir kenara koyarak namaza durması gibi...
Allah’ın yasakladığı haramları işledikten sonra namaza durmanın veya diğer farz olan ibadetleri yerine getirmenin bu misaldekinden hiç farkı yoktur. Hatta haram helal dinlemeden sadece para kazanmaya bakan bir insanın bu parayla hacca gitmesi, Kâbe’de Rabbin huzurunda durarak ibadetini kabul etmesi için yalvarması ne derece makuldür?

Bu insanların imanlarını kontrol etmeleri ve gerçekten iman etmeleri gerektiği gibi, kulluğu sadece farz ibadetlerin ifasına indirgememeleri gerekir. Böyle yapmadıkları takdirde ise, kalpleriyle ve bildikleriyle barışık olmayan, gelgitli ve çelişkilerle dolu bir hayatı yaşamaya mahkum olacaklardır. Böyle bir hayatın onlara mutluluk getirmeyeceği aşikardır.

Hz. Peygamber s.a.v. bu hususta “Helal nafaka aramak her müslümana farzdır.” buyurmuştur (Kenzü’l-Ummâl). Bir diğer hadislerinde de çelişkili hayat süren müslümanın durumunu şu misalle açıklar:

“Bir kimse (hak yolunda) uzun sefere çıkar, saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir halde ellerini semaya uzatarak ‘ya rabbi, ya rabbi’ diye dua eder. Halbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kabul edilir?” (Müslim)

Aynı hususa dikkat çeken Abdullah b. Ömer “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan (zayıf düşüp) çöp gibi olsanız da haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.” derken, İbrahim b. Ethem de “Kemale erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” diyerek aynı gerçeğe vurgu yapmıştır.

Kaybolan kanaat duygusunu kuşanmak

“Hale rıza duygusu”nu kaybeden insan müthiş bir açlık içine düşer. Hiçbir şeyden doymaz. Ne kadar maddi servete sahip olursa olsun hep daha fazlasını elde etmek için kendisini paralar. Bu, insanın servetini artırmasının ötesinde bir durumdur. Gözleri sadece maddeyi görür ve her şeyi buna göre ayarlar. İnsanlarla olan ilişkilerinden tutun da yaptığı hayırlarda bile maddi gücünü artırmayı ve etrafındakiler nezdindeki itibarını sağlamlaştırmayı hedefler.

Bu insan sürekli olarak kendisini etrafındakilerle kıyas eder. Başkalarının sahip oldukları içini kemirir. Kendisinde yoksa ruhu daralır. Birine komşuluğa gittiğinde gözü arabasında, mobilyalarda ve diğer eşyalardadır. Çocuklarının başarılarını da başkalarının çocuklarıyla kıyas eder. Haline şükretmek yerine etrafıyla yarışmayı kendisine yol seçince, diğer evlerdeki başarılar veya maddi imkanların artması onun evi için huzursuzluk kaynağı olur. Haset ve çekememezlik onu yer bitirir.

Oysa Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuşlardı: “Kanaat tükenmeyen bir maldır.” (Taberanî), “Gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” (İbn Mace) ve “İslâm ile hidayet bulan, yetecek kadar rızkı verilen ve buna kanaat eden kimse felaha ermiştir.” (İbn Mace).

Güzel ortamlara yakın durmak

İslâm birlikte yaşanması gereken bir dindir. Kişi ne kadar iyi müslüman olursa olsun, toplumda var olan kötülüklerden etkilenmeye ve değerlerinden uzaklaşmaya her an meyyaldir.
Bu yüzden kendi başına bırakılmayacak kadar değerlidir. Yurtdışına çalışmaya giden veya şehir dışına çıkan insanların, kendilerini kollayıp gözetecekleri güzel ortamlar olmadığı zaman, çok çabuk bir şekilde değerlerinden uzaklaştıklarını görmemiz mümkündür.
Özellikle üniversite okumak veya çalışmak üzere başka şehirlere giden gençlerin, kendilerini kuşatacak güzel bir ortam bulamamaları durumunda, memleketlerine çok farklı bir insan olarak döndükleri olmaktadır.

Netice itibarıyla, kötülüklerin fazla yer aldığı bir toplumda insanın tek başına kendisini etkilerden koruyabilmesi, buna ilaveten arkadaşlık yaptığı kimseleri güzelliğe doğru çekebilmesi çok zordur. Zira kendisi de zaafları olan birisidir. Bu nedenle, adı ne konursa konsun, insanın kendisini kontrol edecek, kalbindeki ahlâkî meziyetleri her zaman canlı tutacak, Allah ile olan bağını asla koparmayacak bir topluluğa ihtiyacı vardır.

Böylesi bir topluluktan kopan ve toplum içinde savrulup duran bir insanın iç huzurunu yakalayabilmesi mümkün müdür? Elbette değildir. Allah Tealâ bunun önemine dikkat çekmektedir: “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Âl-i İmran, 102-3).

Hz. Peygamber s.a.v. de çeşitli hadislerinde aynı hususa vurgu yapmaktadır: “Bir arada olun. Çünkü Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır.” (Taberanî), “İslâm topluluğundan ayrılmayın. Ayrılıktan zinhar sakının. Çünkü şeytan yalnız kalanla beraberdir ve (birlik olan) iki kişiden uzakta durur. Her kim, cennetin mutena yerini istiyorsa müslümanlar topluluğundan ayrılmasın.” (Tirmizî) ve “Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde biraraya getirmez. Allah’ın yardımı birlikte olanlaradır. Kim müslümanlar topluluğundan ayrı düşerse, şüphesiz cehenneme doğru yol tutar.” (Tirmizî)

Huzuru bulmanın anahtarı

İnsanı yaratan Allah olduğundan dolayı, kulun kalbinin huzuru hangi yolla yakalayacağını en iyi o bilmektedir. Gönderdiği son elçiyle de bunun pratik yaşamda nasıl gerçekleşeceğini somut bir örnekle insanlığa göstermiştir. Bu nedenle, insan yaşadığı hayattan lezzet almak, mutluluğu yakalamak, en sıkıntılı anında bile Allah’a olan yakınlığından güç alarak ayakta kalmak istiyorsa, Rabbi’ne dönmekten başka çıkar yolu yoktur.

Kendisini yaratandan kaçan ve bu Yüce Yaratıcı’nın Rasulü’nün önderliğinde sunduğu hayat rehberliğinden uzaklaşan insan, kendisinden, özünden ve değerlerinden uzaklaşmış insandır.
O bir boşluktadır. Böyle bir insan ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar büyük makamlara gelirse gelsin huzuru asla yakalayamayacaktır. İnsanların önüne çıktığında sergilediği sahte gülüşün ardında her zaman için bir sıkıntı, doyumsuzluk ve huzuru bulamamanın verdiği iç burkuntusu olacaktır.
Karşılaştığı sıkıntılar karşısında derdini Rabbi’ne arz edip, ona sığınıp gözyaşı dökemeyeceğinden, keza tevekkül ve kader anlayışını kaybettiğinden dolayı, karşılaştığı her bir sıkıntı belinin biraz daha bükülmesine neden olacak, belki maddi olarak çok güçlenecek ancak gönül sükunetini bir türlü bulamayacaktır.
Bu nedenle, içinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayını da fırsat bilerek işe kendimizi düzeltmekle başlamalıyız.
Yaşadığımız şunca ömrün bizlere ahiret sermayesi olarak fazla bir şey kazandırmadığının farkındayız. Eğer Allah’ın rahmet ve merhameti olmazsa ahiretimizin hiç de iyi olmayacağını tahmin edebiliyoruz. Her şey bir yana, sürdüğümüz bunca ömür boyunca gerçek anlamda huzuru bir türlü bulamadık.
Geçirdiğimiz yıllara baktığımızda kulluğumuzu belki belli bir oranda yerine getirmeye çalıştık, ancak bu arada çok yanlışlarımız oldu.
Helal ile harama arkadaşlık yaptırdık. Bir o tarafa bir bu tarafa meylettik. Hep gelgitlerimiz oldu. Tevbelerimize fazla bağlı kalamadık. Arkadaş çevremizden ve kendi nefsimizden kaynaklanan nedenlerden ötürü doğru düzgün bir kulluk sergileyemedik.

Atılacak ilk adım nedir diye soracak olursanız, bunun cevabı basittir.
Önce içten bir tevbe edelim. Ardından da İslâm’ı kendi başımıza yaşama kahramanlığından vaz geçelim. Bizler hayatımızı istikamet üzere devam ettirecek güzel bir arkadaş topluluğuna muhtacız.
Bunu yapabilirsek, hayatı Allah ve Rasulü’nün istediği gibi devam ettirmek bundan sonra çok daha kolay olacaktır. Bu gerçekleştiğinde ise, hem Rabbimiz’e ibadet etmenin hazzını tadacağız, hem de helal ve harama dikkat ederek yaşayacağımız için yastığa başımızı koyduğumuzda hemen uykuya dalacağız.
Unutmamak gerekir ki, huzur bize dışarıdan enjekte edilecek bir şifa değildir. Huzuru inşa edecek olan da, onu hayatına hakim kılacak olan da, ondan güç alacak olan da biziz.
Onun inşasına başlanacak olan yer ise kalbimizdir.
Önce kalbimizi ıslah edelim. O ıslah olduktan sonra, işlerimiz de kolaylaşır, huzuru da buluruz.


Küçük demeyin, terbiye beşikten başlar.


Küçük demeyin, terbiye beşikten başlar. Hata, kızarak değil, öğreterek düzeltilir; düşünceler, inandırılarak benimsettirilir. Aile içindeki geçimsizlik, çocuğu çok sarsar. Her kötü hareketine, hep göz yumulmaz, aynı harekete bir iyi, bir kötü denilmez, çok sertlik gibi, çok şefkat de zararlıdır,Hiçbir zaman onlara yalan söylenmez, sözünden çok, yaptığına değer verilir, kararlı olmak, çocuğu kötü hareketten korur. Onun yanında başkaları çekiştirilmez, terbiyeden anne ve baba mesuldür, çocuklar hiçbir zaman kötülenmez, çocuğa verilen sözden dönülmez, onlar yalancılıkla asla suçlanmaz, sırlar onların yanında açıklanmaz, kibirlenmesine göz yumulmaz. Samimi olduğunuza inandırılır, konuşmaktan ziyade yaşatılır. Başkalarına yardıma alıştırılır, sabırlı olmasına alıştırılır, hayatın zorluğu öğretilir, her isteği yapılmaz.Çocuk temiz havaya olan ihtiyaç duyduğu kadar sevgiye de o denli muhtaçtır.Zaten insan yaşadığı sürece sevgiye ihtiyaç duyar. İnsanları bir arada tutan en önemli neden sevgidir. Sevginin olmadığı yerde maddî menfaat başlar. Çocuk sevgiyi sevilmek suretiyle öğrenecektir. O sevgiyle sevmesini öğrenecektir. Tatminkâr bir sevgi alamayan çocuğun verilecek segisi de olmaz. Çocuğun büyümesi için yiyecekler ne kadar gerekli ise sevgi de o ölçüde ihtiyaçtır. Çocukları bilmek ve anlamak gerekir. Çocuk, Allah Rasülünün mübarek beyanıyla: "Cennet çiçeğidir." Çocuklar en büyük ilgiye, sevgiye, şefkate ve merhamete muhtaçtır. Yemek yemenin, su içmenin adabını öğretmek; yemekten önce ve sonra el yıkamasını, sağ eli ile yemesini içmesini, yemeğe başlarken besmele-i şerif ile başlamasını. (Bismillahirrahmanirrahim.)Aile, yemekte acele etmemesini, büyükler başlamadan onun yemeğe el uzatmamasını, kendi önünden yemesini, ayakta yemenin günah olacağını, çok fazla yemeyi gözüne çirkin gösterip az yemeye alıştırmalı, su içerken sünnet olan iki ve üç nefeste içmeyi, her defasında bardağı ağzından uzaklaştırarak bardağın içine nefes almamayı, yemek yerken su içmek istediğinde ağzını silmeyi, sağ eli ile içmeyi ve evvelinde besmele çekip nihayetinde de Elhamdülillah demeyi öğretmelidir.KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR '' Hz.MUHAMMED(S.A.V.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur.‏
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İSLAMİ BİLGİLER :: Eshabı Kiram'ın Hayatları :: Ezhabı İkaramın Hayatları-
Buraya geçin: